Ankara'ya yerleşmemizin ve işe başlamamızın üzerinden beş altı ay geçmesinin ardından arkadaşlarımdan, öğrencilerimden şu soruyu sıkça duymaya başladım: "hocam/Ersin araba almayacak mısın?" Birçok kiş tabi ki bunu Ankara'nın toplu taşıma açısından ne kadar beter (İstanbul'a bile kıyasla) bir şehir olduğunu ve eninde sonunda arabasız yapılamayacağını bilerek soruyor. Kalanlar da biraz meraktan, biraz muhabbet olsun diye...
Benim almak istediğim araba!
Ben açıkçası annem, babam ve yakın arkadaşlarım haricinde birileri bu soruyu sorunca biraz garipsiyorum. Belki bunda ömrümün beşte birinden fazlasını özel olarak niteledikleri bu tarz sorulara hiç bulaşmayan Japonlar arasında geçirmiş olmamın da etkisi olabilir. Ama gene de bahsettiğim gibi Ankara şartlarını düşününce insanların bunu merak etmesini belki bir derece doğal karşılamak lazım.
Neyse, benim bahsetmek istediğim esas konu ise, sözüm meclisten dışarı, bizlerde nedense arabanın, ve araba sahibi olmanın medeniyet ve statü ile özdeşleştirilmesi. Özellikle evimin civarında gözlediğim kadarıyla ne kadar lüks otomobilin varsa bu senin o denli mühim bir şahsiyet olduğunu gösteriyor! Yol da senin, hak da senin oluyor. Tabiri caizse, altında iyi arabası olanlar kendini adam/kadın sanıyor! Bu durum yalnızca arabanın içindekilere değil, dışardakilere de yansımış durumda. Birebir aynı şeyi işyerindeki bir ağabey söyledi geçenlerde: Araban ne kadar iyi ise, insanların sana tarafikte, yolda saygısı artıyor! Anlayacağınız, Nasreddin Hoca tabiriyle, ye arabam ye!
Ne yazık ki, toplumumuza sirayet etmiş bu anlayış, çok çarpık bir anlayış. Herşeyin başında araba bir amaç değil, ismi üzerinde araç! Eğer maddi imkanın varsa, gideceğin yere daha konforlu, daha güvenli varmak için bir üst modelini tercih edebilirsin. Ama bu ne seni daha kültürlü yapar, ne de daha önemli bir insan. En kötüsü ise, bunu yapan insanların büyük bir çoğunlunun, o arabayı almak için, cebindeki paraya bakmaksınız borca harca girmesi, senelerce kredi ödemesi. Kusura bakmayın ama İlber Hoca'nın dediği gibi bu tamamen kasabalı cehaleti!
Bu insanların en çok özendikleri belki de Amerika'da yaşayanlar. Filmler de görüyoruz ya, insanlar, güzel güzel lüks arabalarda, koca jiplerde. Ama acı gerçeği söyleyeyim mi, bizlerin ÖTV, şu, bu diye bir otomobil alırken aldığımız paranın belki üçte birini veriyor o filmlerdeki Amerikan vatandaşları. Alım gücünü, o arabaları kullandıkları yolları, benzin fiyatını ise hiç kıyaslamıyorum.
Ankara'nın canavarları!
Gelelim, başka bir hususa. Ben kaldı ki tüm o arabalara, yollara rağmen Amerika'nın ulaşım açısından çok da medeni olduğunu düşünmüyorum. Ne zaman gitsem afallamışımdır. Yürümek yerine en kısa mesafelerde bile arabayı tercih eden insanlar (kaldı ki zaten yürümek için elverişli yol da şehir içleri haricinde pek yok), toplu taşımayı kullanan insanların genel profili ve şehir içleri haricinde toplu ulaşımın hep kısıtlı olup çoğunlukla karayoluna bel bağlanması... Tabi ki bu söylediklerim benim gözlemlerim. Amerika sonuçta bir ülke olmaktan çok koca bir kıta. Farklı eyaletlerde, farklı şehirlerde durum daha farklı olabilir, uzun süredir orada yaşayanlar, aksini savunabilir. Gene de istediğin noktaya trenle tam hesaplanan dakikasında ulaşabildiğin Japonya'ya, insanların işe okula bisikletle gidip geldiği Avrupa şehirlerine kıyasla en azından benim pek hazzetmediğim bir durum söz konusu Amerika'nın birçok yerinde.
Gel gelelim, zaten Ankara'nın epey bir Amerikan özentisi şehir olduğunu sadece ben değil, birçok insan görüyor, biliyor. ODTÜ, Bilkent gibi üniversitelerin kampüslerinde bu özentilik daha çok hissediliyor. Ama birçok noktada olduğu gibi özendiğimizi de tam anlamıyla yapamamışız. Ben kampüs içinde ana ulaşım imkanının özel araçlar olduğu, öğrencilerinin otosop çekmek zorunda kaldığı, öğrencisinden hocasına herkesin araba kullanmaya özendirildiği bir üniversite Amerika'da bile görmedim, Harvard gibi büyüklerinden, Minnesota Üniversitesi gibi nispeten yerellerine birçok üniversite kampüsü gezmiş biri olarak.
Bisiklet medeniyettir!
Peki işin doğrusu ne? İşin doğrusu aslında basit. Toplu taşımayı yaygınlaştırmak, yaşanılan yeri yaya ve bisiklet dostu bir yer haline getirmek ve insanları yürümeye, bisiklet kullanmaya özendirmek. Avrupa'da bunu zaten birçok yerde görüyorsunuz. Hollanda'da, Danimarka'da duyduğum, gördüğüm kadarıyla insanların en çok tercih ettiği araçlardan biri bisiklet. Amerika'da bile özellikle üniversitelerde ve üniversite şehirlerinde öğrencilerin bisiklet kullanımını özendirmek için sayısız çalışma yaplıyor. Örneğin Amerikan Bisikletliler Ligi (League of American Bicyclists) 5E olarak isimlendirdikleri kriterlere bakarak, üniversiteleri altın, bronz gibi birkaç seviyesi olmak üzere bisiklet dostu üniversite olarak payelendiriyor [1]. Baktıkları bu 5E kriterleri de sırasıyla mühendislik (Engineering - güvenli sürüş ve park için altyapı sağlanması), eğitim (Education - kişilere yeteneklerini geliştirmek için eğitim sağlanması), teşvik (Encouragement - bisiklete binmeyi teşvik edici bir kampüs ortamı yaratmak), denetim (Enforcement - kampüsün bisiklet kullanımı için güvenli olduğunun denetlenmesi) ve değerlendirme (Evaluation - bisiklet kullanımını kampüs içi ulaşım seçeneği olarak öne çıkarma).
Gördüğünüz üzere, en azından kampüslerde bisiklet kullanımını yaygınlaştırmak için yapılması gerekenler öyle çok zor ve milyon liralar harcamak gerektiren şeyler değil. Basit çalışmalar ile bu kriterler hayli hayli sağlanıyor. Örneğin Colorado Üniversitesi, kampüs içinde bisiklet tamir atölyesi kurmuş (mühendislik kriteri), Portland Üniversitesi, en basit lastik tamirinden başlayarak bisiklet bakımına dair eğitimler veriyormuş (eğitim kriteri) veya Maryland Üniversitesi, evden üniversiteye bisiklet kullananlar için duşlar inşaa etmiş (teşvik kriteri) [2].
Bizde de bu kapsamda en azından belediye bünyesinde bazı çalışmalar yapılmaya başlandı ama henüz çok yeni. Ne doğrultuda ilerleyeceğini ve gerçekten meyve verip vermeyeceğini zaman gösterecek. Sonuçta bana kalırsa en başta insanların eğitilip, zihniyetin değiştirilmesi gerekiyor. Şu andaki zihniyetimiz ise "Araba Sevdası" şeklinde yanlış bir batı özentiliğinden ötesine gitmiyor, 130 yıl önce Recaizade Mahmut Ekrem'in yazdıklarını onca sene geçmesine rağmen yineler biçimde...
Kaynakça
1) O.Wilson, N. Vairo, M. Bopp, D. Sims, K. Dutt, B. Pinkos, "Best practices for promoting cycling amongst university students and employees," Journal of Transport and Health, cilt. 9, syf.34-243, 2018. 2) M. Bopp, D. Sims, D. Piatkowski, "Bicycling for Transportation: An Evidence-Base for Communities," Elsevier, Amsterdam, Hollanda, 2018.
Bu yazımızda başlıkta belirtmiş olduğum engin felsefi soruya yanıt arayacağız. Eğer başlığı okur okumaz bu Ersin gene gereksiz bir konu seçmiş, durduk yere kafamızı bulandıracak diye düşündüyseniz, sizi söyle dışarı alalım... Sonra yalnız bir katıldığınız yarışmada milyonluk soru burdan gelirse hayıflanmayın. Yarışmaya katılmasanız bile, TV başında elinizde meyve tabağı otururken, benzer soru çıkar, siz de şap diye jokersiz bilirsiniz, eşinize dostunuza havanız olur. Benden söylemesi...
Prag'dan Bohem manzaralar
Şimdi Ersin'e nerden esti de böyle bir sorunun derdine düştü derseniz, herşey yakın zaman önce yapmış olduğumuz Çekya gezisi ile başladı. Bohemya aslında Çekya içinde, ülkenin batı tarafını kapsayan bölgenin adı. Bölge yüzyıllar boyunca bu isimle anılmış. Şu anda sadece ülkenin bir kısmı olsa da tarihteki sınırları farklılıklar göstermiş. Evvel zamanda Bohemya'nın, günümüzde Almanya ve Polonya ülke sınırları içinde kalan yerleri kapsadığı da olmuş. Bizim Çekya dediğimiz ülke de (önceki ismiyle Çek Cumhuriyeti, onun da öncesinin Çekoslavakyası) geçmişte, 1900lerin başına dek hep Bohemya diye anılmış, kendi başına bir krallıkken de, Kutsal Roma (Germen) İmparatorluğunu'nun parçasıyken de. Esasında zaten Bohemya bölgenin ismiyken, Çekler bu bölgeye yerleşen kavim.
Peki bize ne bundan derseniz, aslında haklısınız. Cidden bize ne bundan!
Ama gelgelim, "bohem tabirinin (-ne kadar da bohemsiniz kuzum-
derken yüklenen anlamıyla) bu bölge ile ne ilgisi var, ya da var mı"sorusu benim aklıma takıldı.
Charles Aznavour'dan La Boheme
Bohem aslında bir hayat biçimi ve bu hayat biçimini benimsemiş insanlara verilen ad. İlk olarak 1800ler Fransası'nda ortaya çıkan bu tabir 1932 tarihli Fransız Akademisi Sözlüğü'nde "Kurallara ve geleneklere uymaksızın, yarın için tasalanmadan, herhangi bir maddi güvencesi olmadan hovarda yaşayan kimse" diye tanımlanmakta [1]. Daha özelde ise bu tarz bir hayatı benimsemiş, burjuvadan (orta kesim, geleneksel) farklı olarak sanata olan aşkları, zevke düşkünlükleri, cinsel özgürlükleri ile eksantrik bir yaşam süren sanatçılar için kullanılmış. Benimsedikleri hayat tarzının ve politik görüşlerinin ışığında sanatın ve edebiyatın da daha radikal olmasını amaçlayan bu sanatçılar ile birlikte onlara özenen (ya da onların özendiği) öğrenciler de bohem olarak isimlendirilmiş. İlk olarak Paris'de Seine Nehri'nin sol yakasındaki Latin Bölgesi, daha sonrasında da Montmartre bu insanların yaşamak için tercih ettiği yerler olmuş.
Montmartre, Sacre Coeur Kilisesi
Bu hayatı ilk resmedenlerden birisi Henry Murger. Kendisinin yazdığı makaleleri Théodore Barrière ile birlikte oyunlaştırıp 1849'da Montmarte'deki Veryete Tiyatrosu'nda (Théâtre des Variétés) sahneye koyuyarlar. Bu tiyatronun günümüzde halen açık olduğunu da buraya not düşelim [2]. İlk izleyenler arasında Napolyon'un da olduğu bu oyun büyük başarı kazanıyor. Ardından Murger makalelerini Bohem Hayat'tan Manzaralar (Scènes de la Vie de Bohème) isimli kitabında topluyor. Yazar Bohemya'yı Çekya'da bir bölge olarak değil de genç yazar, ressam, besteci ve düşünürler için hayatın, aşkın, sıkıntıların hatta ölümün öğrenildiği ve sanatçının gelişiminde çok önemli yer tutan tecrübelerin yaşandığı bir yer olarak tanımlıyor, bohem hayattan kesitler sunduğu bu yapıtında [3]. Yaklaşık 30 sene sonra ise roman (ve öncülü tiyatro oyunu) Puccini ve Leoncavallo tarafından birkaç sene içerisinde iki farklı opera olarak sahneye konuluyor. Leoncavallo'nun operası başarız olup unutulurken, Puccini'nin ki günümüzde halen popülerliğini koruyor.
Bohem hayata dair yansımalar tabi ki bu roman veya opera ile sınırlı kalmıyor. Örneğin Victor Hugo'nun başyapıtı Sefiller'de Bohem hayatın izlerini, olay örgüsünün arka planında, özellikle de Marius ve ABC Dostları Derneği'ndeki arkadaşlarının yaşamlarında tüm detayları ile okumak mümkün [4]. Daha yakın zamandan örnek vermek gerekirse, 2001 tarihli Moulin Rouge! filmi 1900ler başındaki Montmartre'yi ve bohem hayatı bir İngiliz yazar ve aşık olduğu kabere aktristi üzerinden anlatıyor. Woody Allen'in benim de çok sevdiğim 2011 tarihli Paris'te Bir Geceyarısı filmi ise gene bu günleri de kapsayan bir zaman yolculuğuna çıkarıyor izleyiciyi.
Le Chat Noir Afişi
Anlaşıldığı üzere Montmartre Paris'te bohem hayatın zamanında zirve yaptığı yer. O günlerde şehrin merkezinin dışında kalan bu bölge, vergilerden muaf olması (dolayısıyla şehrin keşmekeşinden uzakta ucuz bir hayatı mümkün kılması) ile zaten yeterince cazipken, bir de inşa halindeki Secre Coeur Kilisesi'nin rahibelerinin ucuz şarapları ve şehri tepeden gören manzarası eklenince bohemlerin en gözde yeri haline gelmiş [5]. Zaten Moulin Rouge gibi şehrin önde gelen eğlence mekanlarının bu civarda toplanmasının sebebi de bu. Zamanında yaptığım Paris gezisinde Montmartre'yi dolaşırken her tarafta gördüğüm Le Chat Noir afişleri de böylelikle anlam kazanıyor. Şu anda böyle bir yer olmamasına rağmen, 1800ler sonunun başlıca kabere kulüplerinden olan bu mekanın halen şöhretini koruması, o zamanlar bohem yaşantının en güzide mekanlarından birisi olmasından kaynaklı.
Peki kimler bu bohem sanatçılar? Aslında kimler yok ki yaşamın, sanatın, eğlencenin ve biraz da yeşil ilham perisi absentin büyüsüne kapılmış bu isimler arasında. En başta ressamlardan Edgar Degas, (1834–1917), Auguste Renoir (1841–1919), Gustave Courbet (1819-1877), Henri de Toulouse-Lautrec (1864–1901), Vincent van Gogh (1853–1890) ve nispeten daha yakın tarihten Henri Matisse (1869 -1954) ve Pablo Picasso (1881-1973); sonrasında şairlerden, yazarlardan Charles Baudelaie (1821 -1867), Arthur Rimbaud (1854-1891), Emile Zola (1840-1902) ve Oscar Wilde (1854-1900). Bu isimler şüphesiz sadece ilk anda akla gelenler.
Fikret Mualla (1962)
Tabi ki bohem kültürü Paris ve Montmartre ile sınırlı kalmamış. Londra'ya, Yeni Dünya'ya ve dünyanın birçok farklı köşesine sıçramış. Zaten daha yakın tarihlerde dünyanın tanıştığı Beat Kuşağı gibi akımlar, hippiler gibi karşıkültürler hep temellerini bohem kültürden almakta. Bizde ise daha çok Beyoğlu ve Şişli etrafında odaklanan bohem kültürün mensupları olarak Peyami Safa, Orhan Veli Abidin Dino ve Necip Fazıl gibi isimleri saymak mümkün. Fikret Adil'in İntermezzo ve Asmalımescit 74 isimli kitapları ile Ahmet Oktay'ın Gizli Çekmece isimli kitabında bizim bohemlerimize ve o dönemlerde yaşananlara dair bolca anekdot mevcut. Bunlar haricinde bir ismi daha burda anmakta fayda var: Ressam Fikret Mualla. İstanbul'dan Paris'e uzanan, çalkantılı ve çoğu zaman ruhsal sorunlar, bunalımlar ile dolu, Neyzen Tevfik'ten, Abidin Dino'ya birçok sanatçımız ile kesişen, içkisinin ve fırçasının hiç eksik olmadığı yaşantısıyla bohem deyince ilk akla gelebilecek sanatçımızdır kendisi.
Eugene Siberdt, Bohemler Mola Yerinde
Farkettiyseniz şu noktaya kadar birçok bilgi verdim ama halen asıl soru cevaplanmadı. Coğrafi anlamdaki Bohemya ile Paris'te ortaya çıkan bohem yaşantının ilgisi ne? Aslında ilgi bir yanlış anlaşılmadan ibaret. Fransızlar o zamanlarda Paris'te yaşayan Romanların (veya bizim daha yaygın kullandığımız isimle Çingenelerin) Bohemya kökenli oldukları yönünde yanlış bir kanıya sahip. Bunun sonucunda da Çingenelere Bohemyalı diyorlar. İşte yukarıda bahsi geçen sanatçılar ve öğrenciler bohem kültürün ilk doğduğu zamanlarda evlerin ucuz olması nedeniyle Paris'te Çingenelerin çoğunlukta olduğu (Seine'in sol yakasındaki Latin Bölgesi gibi) mahallelere yerleşince kendileri de kısa sürede Çingeneler gibi bohem diye isimlendirilmeye başlanıyor.
Sanırım merağınızı dindirmiş olmanın verdiği huzur ile bu yazıyı artık noktalayabilirim. Son noktayı Puccuni'nin La Boheme operasından II. Perde'nin final sahnesi ile koyalım. Bu arada Çingeneler MS 11yy. da başta Anadolu olmak üzere batıya göç etmiş, Kuzey Hindistan kökenli bir millettir.
Puccini, La Boheme Operası, Perde II Finale
Referanslar
1) Fransızca orjinal tanımlama için bknz: Dictionnaire de l'Académie française, BOHÈME maddesi, https://www.dictionnaire-academie.fr/article/A9B1460
2) New York Times: Henry Murger’s Tales of Paris Life Gave Rise to 2 ‘Bohèmes’
3) Efnan Dervişoülu, “Bohem Kavramı ve Bir Tereddüdün Romanı Üzerine," CIU folklor/edebiyat, cilt:16, sayı:62, 2010/2.
4) Victor Hugo and Bohemia, https://www.mtholyoke.edu/courses/rschwart/hist255-s01/boheme/hugo.html
5) Tracing the Legends of Bohemian Paris and Magical Montmartre, https://theculturetrip.com/europe/france/paris/articles/tracing-the-legends-of-bohemian-paris-and-magical-montmartre/
Blog yazılarımda şu güne değin farklı birçok konu hakkında yazdım. Çoğu zaman da tarihle ilgili yazılardı. Bu yazımda biraz kendi konularıma döneyim dedim, gene tarihle içiçe olsa da...
Dr. Itokawa [2]
Benim ilk gittiğim zamanlarda JAXA'nın (Japonya Uzay Araştırma Ajansı), ISAS (Uzay Bilimleri ve Mühendisliği Enstitüsü) kampüsündeki ana binasının giriş katında bir müze vardı. Yakın zamanda bu müze daha kapsamlı olarak, kampüs içinde yeni yapılan bir binaya taşındı. İşte bu müzede de aktarıldığı üzere Japonya'nın uzay serüveni için milat 1955'tir. Rusların Sputnik'i uzaya göndermesine henüz 2 yıl vardır. Bu tarihte Tokyo'nun kuzeybatısındaki Kokubunji'de yapılan deneyler ile, müzede örneklerini görebileceğimiz, kalem boyutundaki roketler ilk kez uçurulmuştur. Kalem roketlerin arkasındaki fikir babası Japonların Dr. Roket dedikleri, Tokyo Üniversitesi'nden Prof. Hideo Itokawa'dır. ISAS'ın da kurucularından olan bu profesör ve ekibi [1] daha sonra yollarına Bebek Roketler ve 1960'da uzay sınırını aşacak ilk Japon roketi olan Kappa serisi roketler ile devam eder. Japonya'yı uzay yarışında, kendi uydusunu uzaya gönderen 4. ülke yapacak olan Ohsuni uydusunu 1970'de uzaya gönderen ise bu roketlerin daha gelişmiş versiyonu olan Lambda serisi L-4S-5 roketi olur [3].
Dr. Itokawa 1999 yılında ölmüş. 1998 yılında keşfedilen bir asteroide kendisinin ismi verilerek onurlandırılmış. Ölümünün yaklaşık 4 sene ardından kurulan JAXA'nın dünyada oldukça ses getiren uzay görevlerinden biri işte bu asteroide oldu. Hayabusa isimli uzay aracı asteroide gidip, üzerinden parçacık örnekler topladıktan sonra Dünya'ya geri getirdi.
Arkada M-V roketi ile ISAS kampüsünde sakuralar.
Konuyu esas özne olan kendimize getirecek olursak, bizim roketler ile tanışıklığımız bir rivayete göre Osmanlı zamanına kadar gidiyor. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde rivayet ettiğine göre IV. Murat'ın kızı Kaya Hatun'un doğumu sebebiyle yapılan şenlikler sırasında Sarayburnu'ndan roketi ile havalanan Hasan Çelebi, 2.5km ötede denize iniş yapmış ve padişah tarafından bu uçuşu nedeniyle ödüllendirilmiştir. Dilerseniz bu noktada sözü Evliya Çelebi'ye bırakalım [4]:
Murad Han'ın Kaya Sultan adlı bir kızı doğduğunda akika (Yeni doğan bir çocuk için Allah'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı) şenliği olduğu gece bu Lağari Hasan 50 okka baruttan yedi kollu bir fişeng icat edip Sarayburnu'nda padişah huzurunda derya üzere fişeğe bindi. Yardımcıları fişeğe ateş edip Lağari, "Padişahım seni Buda'ya ısmarladım. İsa Peygamber ile konuşmaya gideriz." diye göklere yükselirken dua edip Allah'a hamdler ederek yanında olan fişenklere ateş edip deniz yüzünü aydınlattı. Gök kubbede büyük fişeğin barudu kalmayıp yere inerken ellerinde olan kartal kanatlarını açıp Sinanpaşa Kasrı önünde denize düşüp yüzerek çıplak padişah huzurunda yer öpüp, "Padişahım, İsa Peygamber padişahıma selam eyledi" diye şakalar etti. Bunun üzerine bir kese altın ve 70 akçe ile sipahi zümresinden olup Kırım'da Selamet Giray Han'a gidip orada öldü. Rahmetli yakın dostumuz idi. Allah rahmet eylesin.
Lagari Hasan Çelebi [5]
Lagari Hasan Çelebi gerçekten yaşamış mıydı, yaşadıysa bile böyle bir roketle havalanıp sağ salim yere inmiş miydi, bizler bilemiyoruz. Evliya Çelebi'nin hikayelerinin genel fantastik havasını düşününce ve o zamanın imkanlarıyla Hasan Çelebi'nin kendini bir roket içinde havalandırıp, sağ bir şekilde yere inmesinin teknik olarak çok zor olduğu dikkate alınınca, hayal ürünü bir karakter olması daha muhtemel. Ama yakın tarihimizde roketler ile gerçekten uğraşıp, Lagari'den daha az bilinen gerçek karakterler var.
Bunlardan ilki Bandırma Füze Kulübü üyeleri ve sonrasında onlarla güçlerini birleştiren İTÜlü bir akademisyen olan Kirkor Divarcı [6]. İlk çalışmalarına 1957'de yani Spunik 1'in fırlatıldığı yıl başlayan öğrenciler tüm olumsuzluklara ve eleştirilere rağmen kendi ürettikleri roketler ile denemeler gerçekleştirmiş ve oldukça da başarılı olmuşlar. Öyle ki seneler 1962'yi gösterdiğinde gençlerin, Kirkor Divarcı ile birlikte inşa ettikleri Marmara-2 isimli roket 15km irtifaya kadar çıkar ve dönemin amatör roket çalışmaları arasında dikkate değer bir başarı elde eder. Bu başarıyı Hürriyet I ve II roketleri takip eder. Amaç aslında açıktır, uzaya erişmek. Bu anlamda dikkat çeken projelerden biri Aktrüs Projesi'dir [6]. Aktrüs Projesi 500 kilogram ağırlığında ve 4 metre uzunluğunda bir roket ile uzaya fare göndermeyi amaçlıyordu. 1950 yıllarda Amerikanların V-2 roketleri ile uzaya fareler gönderdiği biliniyordu. Bu projede de benzer bir şekilde kapsülüne koyulan farenin hareketleri mikrofilm makinesi tarafından yol boyunca takip edilecek, roket 150 kilometreye ulaşınca kapsül ayrılacak, ayrılan kapsülden düşen fare paraşütle dünyaya inecek ve böylece farenin durumu görülebilecekti.
Marmara I Roketi fırlatılmadan önce [7]
Bandırma Füze Kulübü'nün ve Kirkor Divarcı başarıları dikkat çekmiş, dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'de dahil birçok devlet büyüğü tarafından tarafından davet edilmiş, tebrik mesajları almışlardır. Fakat ne olduysa bundan sonra olur. Çalışmalar bir anda kestirilir, Kirkor Divarcı'nın çalışmaları yanar ve tüm bu yaşananlar unutulur gider. Bu unutulmuşluk o kadar fazladır ki İTÜ'den uzay mühendisi olarak mezun olmuş bir kişinin bile bu gibi çalışmalardan ancak seneler sonra haberi olur, Kirkor Divarcı İTÜ'nün kendi evladı olmasına rağmen! Şu an kendisi yaşıyor mu, yaşıyorsa nerde ve ne yapıyor, internette ne yazık ki herhangi bir bilgi yok. O zamanlar Bandırma Füze Kulubü'nü kurmuş insanlar ise isim değişikliğinin ardından Bandırma Havacılık ve Uzay Araştırma Derneği çatısı altında halen amatör bir şekilde faaliyetlerini sürdürüyor [8].
Kirkor Divarcı ve Bandırma Füze Kulubü'nün yaptığı çalışmalar tek emsal değil. Gene aynı tarihlerde memleketin başka bir köşesinde, Tokat'ta Muammer Kalender isimli 17 yaşında bir gencimiz de kendi çalışmalarını yapmaktadır. Gazetelerdeki haberlere göre daha evvel 3 başarılı deneme gerçekleştirmiş ve Kalender 4 isimli roketi ile 175km'ye yani uzay sınırının üstü bir irtifaya çıkmayı hedeflemektedir [9]. Yaşananlar hakkında gene birkaç gazete küpürü haricinde kapsamlı bilgi yok. Burada iki sebep olabilir: Ya haberde yazılanlar o kişinin hayal gücüne de dayanan biraz uydurmaca bilgiler, ya da insanların ilgisi yaşananlara en alt düzeyde olduğu için böyle birşey yaşandıysa bile kimse yeterince ilgilenmedi, kayda almak gereği hissetmedi. Sanırım ikincisi daha olası. 2015 yılında gene Bandırma Füze Kulubü hakkında Erk Acarer tarafından kaleme alınmış bir yazıdan doğrudan aktarıyorum [10]:
Hamdi
Varoğlu’nun 1962 yılında ‘Fezaya doğru’ başlığı altında Cumhuriyet’te
kaleme aldığı kısa ancak öz makale idealist gençlerin karşılaştıkları
zorluklara ilişkin ipuçları verir:
“...El
âlem gökleri fethetti. Fezada dolaşmadık bucak bırakmadı, yakında
Merih’e, aya sonra belki öteki yıldızlara sabah kahvesine gider gibi
seyahatler tertip edecek. Biz beri tarafta, bu işi merak edip sırrını
keşfetmeye çalışan gençlerimize ilgi yerine ancak uçak mezarlığını
gösteriyoruz. Füzeci gençler, Bandırmalılardan çoğunun alaylarına hedef
oluyor. İlgi yok, yardım yok, el birliğiyle işin alayındayız. Hazerfen
Ahmet Efendi’den bu yana bir arpa boyu yol alamamışız diyeceğim
geliyor...”
Acı gerçek gösteriyor ki bu gençlerimizi özellikle halktan kimse kaale almamış, desteklememiş. Darbeleriyle, Kıbrısıyla dönemin çalkantılı günleri içinde cumhurbaşkanından, genelkurmayına verilen sözler hep lafta kalmış. Oysa ki desteklenselermiş belki 1970'de Japonlar ilk uydusunu göndermeden önce biz bunu yapacak, kendi uydusunu gönderen üçüncü, dördüncü ülke olarak ismimizi tarihe yazdıracakmışız. Dahası bunun bilimini daha o zamanlardan yapabilecek, bunun çalışmasını yapan, binlerce kişinin ekmek yediği şirketlerin temelini o günden atabilecekmişiz. Şimdi bakınca görüyorum ki bizde kendi roketimizi yapmakla ilgili haberler yeni yeni çıkmaya başladı. Arada geçen yaklaşık 60 sene ise koca bir kayıp. Peki çok mu geç? Zihniyet bu olduğu müddetçe evet...
SpaceX Falcon Heavy roketinin ilk fırlatılışı, 2018.
Bugün dünyanın dört bir tarafında özel şirketler kendi roketlerini uzaya göndermenin yarışı içinde. Çok yakın zamanda Yeni Zellanda menşeeli Rocket Lab onuncu roketini başarılı bir şekilde uzaya taşıdı ve belki de Elon Musk'un SpaceX'ine bir şekilde rakip olabileceğini gösterdi. iSpace, Çinli özel bir firma (ne kadar özel tartışılabilir), daha birkaç ay evvel ilk roketini fırlattı. SpaceX, uzayda kolonileşmenin kapılarını aralayacak Starship (Yıldızgemisi) çalışmalarına tüm hızıyla devam ediyor. Umarım bizler de biran önce daha hızlı, organize ve kendinden emin adımlar atıp kaçan bu yıldız gemisini yakalayabiliriz. Sözlerimizi Dr. Hideo Itokawa'nın zamanında yazdığı bir haiku (Japon geleneksel) şiiri ile tamamlayalım [2]:
"Gökyüzü sınırsız ve hayallerim sonbahar denizi üzerinde çok daha yükseklerde."
Dipnot ve Kaynakça
1) ISAS ilk olarak Tokyo Üniversitesi altında bir enstitü olarak kurulmuş, 1980lerde doğrudan eğitim bakanlığına bağlanmış, oldukça yakın tarihte, 2003 yılında JAXA'nın kurulmasıyla ajansın temel enstitülerinden biri haline gelmiştir.
2) Mitsubishi Heavy Industries, Spectra, "Dr. Rocket Builds a Lab", https://spectra.mhi.com/dr-rocket-builds-a-lab
3) ISAS Websitesi, "History of Japanese Space Research", http://www.isas.jaxa.jp/e/japan_s_history/detail/challenge.shtml
4) Günümüz Türkçesi ile Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 669.
5) Kaynak belirsiz ama yakın tarihli bir çalışma olduğunu düşünüyorum.
6) Murat Basmacı, "Türkiye’nin İlk Uzay Kulübü: Bandırma Füze Kulübü", Roketsan, Sayı 14-6, Ocak 2019.
7) Kirkor Divarcı ve Bandırma Füze Kulubü üyelerini Marmara I roketinin başında gösteren bu resime birçok kaynakta ulaşmak mümküm ama ilk kaynağına veya fotoğrafçısına dair bir bilgiye rastlamadım. Bu kaynaklardan biri için: https://seyler.eksisozluk.com/50-yil-once-uzaya-fuze-gondermek-icin-kollari-sivayan-turkler-ve-pek-bilinmeyen-yerli-fuze-seferberligi
8) Bandırma Havacılık ve Uzay Araştırma Derneği Web Sitesi, http://huzad.blogspot.com/
9) Devrim Gazetesi, "Kalender 4 Füzesi Bu Hafta Fırlatılıyor", Yıl 1, Sayı 208, 17 Kasım 1963
10) Erk Acarer, "Tam Fezayı Fethedecektik," Birgün Gazetesi, 19.07.2015
Düşününce Japonya'da hiçbir şey görmemiş, öğrenmemiş olsam bile doğaya duyulan saygıyı ve doğa ile uyum içinde yaşamayı öğrenmiş olabilirim. Bu ne yazık ki insanımızın çoğunun, amiyane tabirle, kitabında yazmayan bir husus. Sıradan bir Japon'un - ki burda bakınız okumuşu, cahili diye bir ayrım yapmıyorum - doğaya duyduğu saygı ile bizim aynı şekilde sıradan bir insanımızın doğa saygısı arasında fersahlarca yol var. Kırk fırın ekmek yesek bile birşey olmayacak düzeyde.
Ağaçlar arasına saklanmış bir tapınak, Nikko
Japonya'da doğaya duyulan saygının dolaylı ya da dolaysız bahsi önceki yazılarımda defalarca geçti. Mesela geri dönüşüme verilen önem bunun en elle tutulur göstergelerinden (ilgili yazılar için bknz: Geri Dönüşemeyenler ve Geri Dönüşemeyenler: Kargaların İntikamı). Gerçi bu kadar detaya inmeye de gerek yok. Google haritasını açıp gerçek uydu görüntülerinden Japonya'ya bir genel bakış atarsak zaten bu doğa saygısı tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor. Şu rakamlar belki demek istediğimizi daha net anlatabilir. Japonya bizim yarımız kadar toprağa sahip bir ada(lar) ülkesi. Toplam nüfus ise bizim 1.5 katımız. Tokyo, dünyanın en kalabalık metropolitan bölgelerinden, İstanbul'dan bile daha kalabalık bir nüfustan bahsediyoruz. Ormanların kapladığı alan ise tüm ülkenin %67'si [1]. Yani yerleşim için de olsa, ne pahasına olursa olsun ağaçları kesmeyen, ormanla içiçe yaşayan bir medeniyetten bahsediyoruz. Merak ettiyseniz Türkiye için orman oranını gösteren bu rakam sadece %27. Belki yağışların nispeten az olduğu ve bozkırlarla kaplı İç Anadolu Bölgesi gibi ülkenin orman yönünden fakir bölgelerini dikkate alırsak ve hemen her zaman yağmur yönünden zengin Japonya ile karşılaştırırsak, doğrudan rakamları dikkate almak pek adil olmaz. Amma velakin ormanları talan edip yerine binalar diken insanlarımızı nasıl göz ardı edeceğiz, pek bilemedim!
Bir Şinto tapınağının okyanusa nazır kapısı, Shimoda.
Japonların doğa saygısı ile ilgili daha sayısız paragraf yazılabilir. Bu saygı, dinden öte bir inançlar sistemi olan, bizim nispeten hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Şamanizm ile de benzerlikler taşıyan Şintoizm ile de ilgili. Çok tanrılı bir inanç olan Şinto'ya göre kayasından ağacına, nehrinden dağına doğada bulunan herşeyin bir ruhu olduğuna inanılıyor. Bu da tabi ki insanların doğaya karşı takındıkları tavırda en önemki etkenlerden biri oluyor. Bu etkileri örneğin Miyazaki'nin Komşum Totoro isimli animesinde görmek mümkün. Gene daha yakın tarihli Wood Job! isimli komedi filmi de Japonya'nın kırsal kesiminden sunduğu manzaralar ve şinto inancına dair verdiği ipuçları ile önerebileceğim filmlerden.
Dönüp gelip aynayı kendimize çevirdiğimizde ise gördüklerimiz hiç iç açıcı değil. Bir şekilde itiraf etmesek de en okumuşumuzun (neyi nasıl okumuşsa artık) doğa sevgisi/saygısı ile sıradan bir Japon'un ki arasında çok fark var. Sadece birkaç örnek vermek gerekirse: piknik yaptığı parkta, ormanda, dere kenarında veya denize girdiği sahilde her türlü çöpünü bırakanlar bizde; manzaramı kapıyor veya aman çok poleni vs. oluyor diye koca koca ağaçları keyfekeder kesenler/kestirenler bizde; altında maden, üstünde rant var diye ormanları talan edenler bizde; yaş iken eğilecek çocuklarının kopardıkları çiçeklere, kırdıkları dallara, doğaya verdikleri her türlü zarara kızacaklarına gülüp geçen anneler babalar ne yazık ki gene bizde.
Aslında Japonlar ve bizim aramızda doğa saygısı ve doğayla uyum içinde yaşama konularında bir karşılaştırma yapmak için çok da detaya girmeye gerek yok. Bunun için şöyle birşey yapmak yeterli. Önce internette Trabzon Uzungöl'ün bir fotoğrafını aratıyoruz. Sonrasında ise Tokyo'ya yakın Beş Göller bölgesinden Fuji Dağı manzarası ile meşhur Kawaguchiko Gölü'nün fotoğrafına bakıyoruz. Hadi kolaylık olsun diye o fotoğrafı ben vereyim. Aradaki farkları bulabildiniz değil mi? Uyanık Japonlar nasılsa rant var, millet geliyor diye dikmişler otelleri!
Fuji Dağı manzarası ile Fuji Kawaguchiko Gölü
Bu yazılanlar aslında biraz okuyup, çizenin, biraz internette doğru içereklere ulaşanların bileceği şeyler. Yazıyı yazmama vesile olan ise, yakın tarihli Dipsiz Göl vakası. 12000 senelik olduğu söylenen Gümüşhane'deki Dipsiz Göl'ün altında define olduğu düşünülerek kurutulması ve sonrasında yaşanan trajikomik olaylar silsilesi malumunuz. Şimdi medyamız için soru işareti gölün eski haline dönüp dönemeyeceği. Bu durum biraz önce yıkılıp sonradan onarılarak eski haline getirilmeye çalışılan tarihi yapılara benziyor. Evet eskisine benzer hale getirmek mümkün ama sadece yüzeysel olarak.
Japonya'ya son gittiğimde batı tarafında Fukui isimli bir şehirde konferansa katıldım. Japonya'daki hocam da konferanstaydı. Konferans sırasında sohbet ederken evvelsi gün bir boşluğu fırsat bilip yakınlardaki bir gölü görmeye gittiğinden bahsetti. Hocamın görmeye gittiği Suigetsu Gölü yaklaşık 70000 senelik bir gölmüş. Özelliği ise aynı Dipsiz Göl gibi hiçbir akarsu veya su kaynağı ile doğrudan bir bağlantısı olmaması. Bu nedenle gölün dibinde senelerce biriken tabakalar bozulmadan kalmış. İşin enteresan kısmı ise bahar ile yaz aylarında ve sonbahar ile kış aylarında dipte biriken tabakaların planktonlar ve diğer etkiler sebebiyle farklı renklerde olması. Sonucunda üstüste iki farklı renkteki tabaka bir seneye tekabül ediyor. Japon bilim adamları işte bu şekilde 70000 sene öncesine kadar tabakaları sayabiliyor! Peki bu ne işe mi yarıyor? Katmandalardan saptadıkları seneyi gene aynı katmanda buldukları yapraklar için yaptıkları radyokarbon testi sonuçları ile eşleştirip, normalde çok doğru sonuçlar vermeyebilen radyokarbon testinin doğruluğunu arttırıyorlar. Ardından bu eşleştirilmiş sonuçlar tüm dünyadaki arkeologlar, jeologlar vs tarafından kullanılıyor. Gölün kenarına da tüm bunları anlattıkları ve katmanları sergiledikleri bir müze yapmışlar [2].
Dipsiz Göl için de benzer durum söz konusu olabilirdi diye demiyorum bunu. Sonuçta Suigetsu Gölü için çok özel bir durum söz konusu. Ama ya Dipsiz Göl de aynı şartları taşıyor idiyse. Belki de gölün altında yatan hazine buydu. Sonuçta insanımın elimizdeki esas hazinenin medeniyetlerin beşiği olmuş bu coğrafya olduğunu anlamadığı sürece, daha nice göller boşalır dolar. Dilerim ki bir gün esas kafaları doldurabiliriz. Belki o zaman Yunus'un demek istediği anlaşılır:
Emeksiz zengin olanın Kitapsız bilgin olanın Sermayesi din olanın Rehberi şeytan olmuştur.
Bize göre hazine... Kazdağları Milli Parkı'ndan...
1) Wikipedia girdisi: List of countries by forest area.
2) Fukui Eyaleti, Yıllık Jeolojik Çökelti (Varve) Müzesi, http://varve-museum.pref.fukui.lg.jp/en/varve/index
Japonya'da, Tokyo'dan uzakta gittiğim ilk yer 2011 yılında Hiroshima oldu. Şu zamana kadar birçok yer gördüm Japonya'da ama şüphesiz insanda en derin iz bırakanlarından biriydi Hiroshima. Hatta o zaman hatırlıyorum, benimle aynı laboratuvarda bulunan arkadaşlarımın garibine gitmişti, neden Kyoto değil de Hiroshima diye, gitmek için ilk tercih ettiğim yer.
Şehirde kaldığım yer Barış Parkı'nın birkaç sokak ötesindeydi. Akşamüstüne doğruydu şehri gezmeye başladığımda. Şöhretini insanoğlunun yaşadığı en talihsiz olaylardan birine borçlu olan Genbaku Dome'u, yani Atom Bombası Kubbesi'ni Barış Anıtı'nın arasından ilk o zaman gördüm. Bombanın üzerinde patladığı bina, patlamadan sonra ayakta kalan birkaç yapıdan biri. Umarım tarihin hiç çıkaramadığımız dersini, bir umut da olsa, bize anlatmak için ayakta kalmaya da devam eder.
Atom Bombası Çocukları Heykeli, Hiroshima
Barış Parkı aslında içinde birçok başka anıtın da yer aldığı büyük bir alan. Bu heykellerden birini o zaman özellikle fotoğraflamıştım. Etrafı origami turnacıklar ile donatılmış bu heykel başta Sadako Sasaki olmak üzere bomba patladığı esnada ve sonrasında hayatını kaybeden tüm çocuklara adanmış. Çocukların Barış Anıtı veya Japonca adıyla Atom Bombası Çocukları Heykeli. Sadako Sasaki'nin hikayesini bilenler vardır. Belki başka bir yazımızın da ayrıca konusu olabilir. Bu yazının hikayesi ise, bu heykel ile ilişkisinden o zaman hiçbir şekilde haberdar olmadığım bir dev şairimiz ve coğrafya olarak uzak ama kalben yakın olduğu atom bombası çocukları için yazdıklarıyla ilgili.
Ben bu yazıya aslında epey zaman evvel başlamıştım. Devam etmeme vesile ise, elime ilk defa geçen eşimin Japonca kitaplarından biri oldu. Kitabın adı Türkçesiyle "Ben Küçükken", yazarı ise Arata Osada [1]. İlk baskısı 1967'de yapılan bu kitapta ilgimi çeken ise ilk sayfasında, şairinin ismi katakana yani yabancı isimlerin yazıldığı Japon alfabesi ile yazılmış bir şiir oldu. Yabancı isimler Japonca'da varolan seslere uyumlu hale getirildiği için ilk bakışta çözmek zor olabiliyor (örneğin benim ismim Japonca'da Eruşin oluyor). Ben işte bu ismi çözdüğümde büyük bir süprizle karşılaştım. Çünkü bahsi geçen şair Nazım Hikmet, şiir ise "Kız Çocuğu" şiirinden başkası değildi [2]. Kitabın içeriği de bombalanmayı bizzat yaşamış olan Hiroshimalı çocukların yazdıklarından oluşuyor.
Nazım Hihmet'in kendi sesinden Kız Çocuğu Şiiri
Nazım Hikmet bu şiiri 1956 yılında yazar, yani Hiroshima'ya atom bombası atılmasından 11 yıl sonra. Kendisinin olay ya da daha genel manada atom bombası ile ilgili yazdığı tek şiir de değildir. "Bir Kız Vardı Japonya'da", "Bulutlar Adam Öldürmesin", Radyoaktiviteli Yağmurlar Üstüne" ve "Japon Balıkçısı" şiirleri de gene atom bombası ile ilgilidir. Fakat şüphesiz Kız Çocuğu bunlar arasında en bilinenidir diyebiliriz. Bu bilinirlikte şiirin farklı dillerde defalarca kez bestelenmiş olmasının da payı büyük.
Türkçe'de en bilinen bestelerden biri sanırım Zülfü Livaneli'ye ait. Şarkının ilk olarak seslendirilmesi Nazım Türküsü adlı 1978 tarihli albümde (Zülfü Livaneli bestesi için buyrun). Bu besteyi daha sonra çeşitli etkinliklerde veya anma albümlerinde farklı sanatçılar da seslendiriyor (örneğin ünlü Amerikan folk müziği sanatçısı Joan Baez). Türkçe daha az bilinen bir beste ise 1980 tarihli Hasret isimli albümünde yer alan Cem Karaca bestesi (Cem Karaca bestesi için buyrun). Benim en etkileyici bulduğum çalışma ise daha yakın tarihli ve Nazım Oratoryosu'nun bir parçası olarak Fazıl Say'a ait. Gökçe Çatakoğlu'nun seslendirdiği bu beste, şiirin acısını dinleyiciye en derinden hissettiriyor.
Fazıl Say & Gökçe Çatakoğlu, Kız Çocuğu
Nazım'ın yazdığı şiir aslında bizden önce yurtdışında duyuluyor. Tabi ki ilk duyulan ülkelerden biri Japonya. 1957 yılında şiir Kırmızı Ceketli'nin Anıları isimli albümünde (想い出の赤いヤッケ) halk müziği sanatçısı Tomiya Takeishi tarafından seslendiriliyor (Tomiya Takeishi'nin seslendirdiği şarkı için buyrun). Dikkat ederseniz şiirin tarihinden hemen bir sene sonra. Beste Yuzo Toyama'ya, şiirin çevirisi ise (Rusça'dan Japonca'ya) Nobuyuki Nakamoto'ya ait. Çeviriyi yapan Nobuyuki Nakamoto'nun Nazım'a hayranlığı o derece büyük ki, Moskova'ya gidip kendisi ile tanışıyor ve sonrasında da şiirlerini anlayabilmek için Türkçe öğreniyor. Şu anda da gördüğüm kadarıyla Japonca tek Nazım kitabı kendisinin çevirdiği şiirlerden oluşuyor [3]. Daha yakın tarihte, Ryuichi Sakamoto'nun yapımcılığını üstlendiği ve piyano ile eşlik ettiği şarkı, Chitose Hajime'nin yeni yorumuyla Japon devlet televizyonu NHK'nin canlı yayınladığı bir programda Hiroshima'da, Barış Parkı'nda seslendirilmiş [4] (bu yorum için buyrun).
Ganbaku Dome (Atom Bombası Kubbesi)
Şiirin çevrildiği ve bestelendiği tek dil tabi ki Japonca değil. Ünlü Amerikan folk müziği şarkıcısı Pete Seeger (kendisini daha bildindik bir şarkısı - Where have all the flowers gone? - ile tanıyor olabilirsiniz) çevirisi Jeanette Turner'e ait olan şiirle The Great Silkie isimli İskoç balatına ait melodiyi birleştirerek 1964'te şarkıyı ilk defa seslendiriyor (Pete Seeger'ın seslendirdiği şarkı) [5]. Sonrasında aynı şarkıya The Byrds, 1966 tarihli Fifth Dimension (The Byrds versiyonu) ve This Mortal Coil ise 1991 tarihli Blood albümlerinde yer veriyor (This Mortal Coil versiyonu). Şarkının bunlar haricindeki farklı İngilizce yorumları da mevcut.
Nazım'ın Hiroshima ve bomba sonrası ölen 7 yaşında bir kız çocuğu hakkında yazdığı bu şiir için nerden ilham aldığı bilinmiyor. İnternetteki çeşitli sitelerde, Nazım'ın Hiroshima Panelleri isimli çalışması ile bilinen ressam Toshi Maruki'nin bir çiziminden etkilendiği yönünde iddialar var. Fakat bu konuda tutarlı bir kaynak yok. Bilinen şu ki Nazım şiiri kaleme aldığı zamanlarda ve sonrasında Dünya Barışı ile oldukça alakadar ve Sovyet heyeti ile Stockholm'de katıldığı toplantılardan birinde Japon heyetinin gösterdiği atom bombası ve sonrasında yaşananlar ile ilgili bir filmden oldukça etkileniyor [6]. Şiiri yazmasının doğrudan sebebi bu mudur bilemeyiz ama şairin konuyla alakası aşikar.
Nazım'ın yaşananlardan etkilendiği gibi, Nazım'ın yazdıklarından, dolayısıyla hissettiklerinden de Japonlar etkileniyor. Bu noktadan sonra satırları Aziz Nesin'e bırakıyorum [7]
Japon çocukları, kendilerini düşünmüş ve kendileri için şiirler
yazmış olan Nâzım Hikmet’in ölüm haberini duyunca çok üzüldüler. Tıpkı,
bugün Nâzım’ın mezarına çiçek koyanlar gibi, mezarındaki kutuya mektup
ve yazı bırakanlar gibi, Japon çocukları da, ölümünden yirmi gün sonra
Nâzım Hikmet’e bir mektup gönderdiler. Niçin ölümünden yirmi gün sonra
da, hemen ölümünün arkasından değil? Çünkü Japon çocukları,
mektuplarıyla birlikte Nâzım Hikmet’e bir de armağan göndermek ve bu
armağanı da kendi elleriyle yapmak istiyorlardı. Bu armağan kalınca
renkli kâğıtlardan yapılmış bin tane turnaydı. Japon çocukları renkli
kâğıttan bu bin turnayı ancak on-onbeş günde yapabilmiş, ölüm haberini
alınca acıyla ağladıkları Nâzım Hikmet’e yollamışlardı. Mektuplarını ve
armağanlarını o sırada Japonya’da bulunan İnturist’in bir görevlisiyle
göndermişlerdi.
Origami Turnacıklar
Vera Hikmet’e, Sovyet Yazarlar Birliği Yabancı İlişkiler Komisyonu’ndan gelen 8 Ekim 1963 tarihli mektup şöyleydi:
“Nâzım Hikmet’in ailesine verilmek üzere Japon çocuklarının Bin Turnacik Derneği’nden
aldığımız armağanı gönderiyoruz. Bu hediyeyi İnturist’in Yönetim Kurulu
Başkan yardımcılarından Boyçenko Japonya’dayken almıştır.”
23 Haziran tarihini taşıyan Japon çocuklarının Bin Turnacik Derneği’nin Japonca mektubunun çevirisi şöyledir:
“Nâzım Hikmet,
Artık sürekli bir rüyaya girdiniz ve artık bir daha kalemi elinize
alamayacaksınız. Ve insanlara başka çağrılar gönderemeyeceksiniz.
Daldığınız bu sonsuz rüya içindeyken de, biz Hiroşimalı genç kızların
sizin şiirlerinizden ne büyük bir coşku duyduğumuzu öğrenmek
isteyeceğinizi sanıyoruz. Barış Parkı’nda “Ölen Kadının Çocuğu” heykeli
dikiliyor. Bu heykelin adı “Patlayan Atom Bombası Çocukları.” İşte bu
heykelin yapılması, hazırlanması sırasında patlayan atom bombasının,
yani Hiroşima’nın çocukları sizin şiirlerinizden esinlendiler. Atom
bombasından hiçbir zarar görmediğiniz halde insanların yüreklerini
parçalayan o şiirleri nasıl yazabildiniz! Evet, sizin yüreğinizde de,
bizim yüreklerimizi parçalayan aynı duygular vardı. Çünkü siz de bizim
gibi, atom ve hidrojen silahlarına karşı duyduğumuz kini duyuyordunuz. O
kin ki, hiroşima ve Nagazaki insanlarını hâlâ uyutmuyor. Ve çünkü siz
barış istiyordunuz. Bugün, o patlamanın onsekizinci yılında
radyoaktivite etkisiyle, suçsuz insanların ölümü hâlâ sürüyor, “Ölmek
istemiyoruz!” diye haykıran insanlar hâlâ ölüyorlar. Bunlar bir daha
olmasın diye biz barış savaşını sürdürüyoruz. Sesimiz çıktıkça
bağıracağız. Nâzım Hikmet’in düşünceleri ve çabaları boşa gitmesin diye,
çağrımızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Hiroşima’nın, Nagazaki’nin,
Yansu’nun kurbanlarının acıları unutulmasın diye çağırıyoruz,
bağırıyoruz ve her türlü eylem ve davranışta bulunuyoruz.
Hiroşimalı çocuklar size saygıyla, sevgiyle ve teşekkürle bin turna
gönderiyorlar. Bu bin turna, sizin büyük coşkuyla istediğiniz barışın
simgesidir. Nâzım Hikmet, bu armağanımızı lütfen kabul edin. Bu armağanı
size, akrabalarınıza ve arkadaşlarınıza yolluyoruz.”
23.6.1963
Japon çocuklarının da söylediği gibi, atom bombasının acısını duymadığı,
oğlu atom bombasıyla ölmediği, kendisi yaralanıp zehirlenmediği halde,
oğlu atomdan ölmüşcesine, kendisi yaralanıp ölüm yoluna düşmüşcesine,
hiç tanıyıp bilmediği insanların acılarını yüreğinin en derininde
duyarak onların acısını, şarkısını, çağrısını şiirlerinde dile getirmek…
Nâzım bunu yapmış olduğu için ölümünden sonra da yaşıyor, ölümünden
sonra Japon çocuklarından mektup, armağan alıyor, mezarına çiçekler
konuyor… Daha çok yaşayacak Nâzım… Hey koca Nâzım, sen çok yaşa!
Hikayede bahsi geçen turnaları Nazım'ın eşi Vera bir ziyaretinde Aziz Nesin'e verir. Aziz Nesin de hikayeye yer verdiği kitabın basıldığı tarihlerde "turnalar şimdi benim evimde" diye bahseder. Ne yazık ki sonrasında turnalara ne olduğunu bilmiyoruz [8].
Kilometrelerce mesafeye yayılan kalpten kalbe bir hikaye bu anlattığım. Çıkarılacak ders aslında çok açık. Ben yaşananları daha iyi anlamak için, fırsatı olanların, Hiroshima'ya gidip Barış Parkı içerisinde, özellikle de müzeyi ziyaret ettikten sonra, birkaç saat sessizlikle zaman geçirmelerini tavsiye ediyorum. Atom Bombası Çocukları Heykeli'ni ve turnacıkları gördüğünüzde Nazım'ı ve bu hikayeyi hatırlayın. Belki günün birinde dost Japon halkıyla beraber parkın veya şehrin bir köşesine Nazım anısına bir ceviz ağacı dikeriz, Nazım'ın arasına saklandığı o dallarına küçük turnacıkların konabileceği...
Kaynakça 1) 長田 新 (Osada Arata), "わたしがちいさかったときに (Ben Küçükken)" Tokyo, 2007 2) Şiirin Japonca ismi "死んだ女の子" yani Ölü Kızçocuğu. 3) 中本信幸, ヒクメット詩集, 2002 4) 藤井宏行, "死んだ女の子", http://www7b.biglobe.ne.jp/~lyricssongs/TEXT/S920.htm 5) Pete Seeger, "Where Have
All the Flowers Gone: A Singer's Stories, Songs, Seeds, Robberies (A
Musical Autobiography", 1993. (ayrıca Tom Clark, "Nâzım Hikmet Ran: I Come and Stand At Every Door", http://tomclarkblog.blogspot.com/2015/08/nazm-hikmet-ran-i-come-and-stand-at.html
6) Mehmet Perinçek, "Nazım Hikmet'in Stockholm Ziyaretleri," Atatürk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Aralık 2018 22(4):
2541-2574 7) Aziz Nesin, Türkiye Şarkısı Nazım, Nesin Yayınevi. 8) Yusuf Nazım, "Nazım'ın Turnacıkları", 2017, https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/nazimin-turnaciklari,17399
Gelin size Sunay Akın hikayelerine
benzer bir hikaye anlatayım...
Tokyo'da Asakusa, İstanbul'da Sultanahmet neyse odur. Bölgenin merkezinde bizim
Sultanahmet Camii gibi gene dini bir yapı vardır, Senso-ji tapınağı. Tokyo'ya
gelen turistler için gerek tapınağı gerekse civardaki hediyelik eşya dükkanları
ile gezilecek görülecek yerler arasında olmazsa olmazlardandır. Yanlış
hatırlamıyorsam benim de Tokyo'da ilk gittiğim yerdi.
Senso-ji Tapınağı, Tokyo
Senso-ji (浅草寺)
aslında Tokyo'daki en eski tapınak. Fakat II. Dünya Savaşı sırasında şehre
yağan bombalar ile yıkılmış ve sonrasında yeniden inşa edilmiş. Söylentiye göre
iki kardeş Sumida Nehri'nde Budist inanışa göre bir tür yarı tanrı olan
(aslında ermiş kişiler de diyebiliriz) ve Japonca Kannon diye isimlendirilen
bir boddhisattvanın heykelini bulurlar. Köyün şefi heykelin ruhani gücünün
farkına varır ve evini tapınağa çevirip heykeli buraya yerleştirir. Tapınağın
628 tarihli ilk kuruluş hikayesi bu şekilde [1].
1863-64 yıllarında Aime Humbert isimli İsviçreli bir diplomat Japonya'ya seyahat
eder. Dönüşünde bu oldukça farklı ülkede gördüklerini kaleme alır ve
anlattıkları dönemin ünlü mecmualarından "Le Tour du Monde"de 1869
tarihinde basılır [2]. Anlattıkları arasında Asakusa'da denk geldiği bir
festival de vardır. Festivalden aktardıklarından biri de Koreli bir kaplumbağa
terbiyecisi ve kaplumbağalarıdır:
"Soğukkanlı bir sabır Koreli akrobatların karakteristik özelliğidir.
Örneğin bir düzine irili ufaklı kaplumbağayı eğitmek büyük sabır
ister...Kaplumbağa terbiyecisi şarkıdan ve madeni bir davulun ritminden başka
hiç birşey kullanmaz. Öğrencileri tek bir sıra oluşturur, çeşitli hareketler
sergiler ve sonunda insan müdahalesi olmaksızın büyüklerin köprü oluşturup
küçüklere yardım etmesi sonrasında bir kahve masasının üstüne çıkarlar. Masa
üstünde üçlü dörtlü gruplar oluştururlar, sanki kabuktan tabaklar masa üstüne
yığılmış gibi."
L. Crepon tarafından "Le Tour du Monde" için çizilmiş gravür.
İbrahim Edhem Paşa Osmanlı
Devleti'ne hariciye nazırı ve sadrazamlık başta olmak üzere birçok kademede
hizmet etmiş bir devlet adamıdır. Aslen Sakızlı bir Rum olan Edhem Paşa, Hüsrev
Paşa tarafından himaye altına alınıp ve yetiştirilir. Henüz çocuk yaşta iken
Osmanlı'nın modernleşmek adına attığı adımların bir parçası olarak eğitim almak
için Paris'e gönderilir. Bu sebeptendir ki Fransızcayı ana dili gibi
konuşabilmektedir [3]. Üzerindeki Fransız etkisi o denlidir ki ileride
oğlunu da eğitim alması için gene Paris'teki aynı okula gönderir.
Edhem Paşa'nın dergiyi nerde ne
şekilde edindiğini bilmiyoruz ama bildiğimiz Le Tour du Monde'nin 1869 tarihli
bahsi geçen sayısını alıp o zamanlar Bağdat'ta olan oğluna gönderdiği. Bu
dönemde dergi Osmanlı elitleri tarafından takip edilmekte, oldukça ilgi
görmekteymiş. Şimdi gelelim, işin bizi ilgilendiren kısmına. İbrahim Edhem
Paşa'nın oğlu ünlü ressam, müzeci ve arkeolog Osman Hamdi Bey'in ta kendisidir.
Sanırım hikayenin sonuna yaklaşıyoruz. Bilenler bilir Osman Hamdi Bey'in
"Kaplumbağa Terbiyecisi" isimli tablosu 2004 yılında o zaman için
Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek tutar ile (günümüz parası ile
5 milyon TL) Pera Müzesi tarafından satın alındı. Aslında bu satın alınan
resmin 1906 tarihli versiyonuydu ki 1907 tarihli bir başka versiyonu da mevcut.
1906 tarihli bu tablo hala İstanbul Pera Müzesi'nde sergilenmekte. 1907 tarihli
ikinci versiyon ise Sabancı Müzesi koleksiyonunda.
Kaplumbağa Terbiyecisi, 1906.
Bursa Yeşil Camii'nin üst katındaki
yer yer çinileri dökülmüş bir odada yüzü pencereye, sırtı ise izleyiciye dönük
bir adam resmedilir tabloda. Çoğu kaynağa göre Osman Hamdi birçok resminde
olduğu üzere model olarak kendisini seçmiştir. Başında etrafına yemeni sarılmış
bir arakiye vardır. Elinde, arka tarafında bir ney tutmaktadır. Sırtındaki
asılı duran şey ise kimilerine göre nakkare kimilerine göre ise eskiden
dervişler ve dilenciler tarafından da kullanılan keşkülüfukaradır (dilenci
çanağı). Nakkareye asılı olarak ise ön tarafında mızrap sarkmaktadır.
Ayaklarının dibinde, yerdeki yaprakları yemekte olan kaplumbağalar vardır [4].
Tablonun ilham kaynağı hakkında birçok varsayım mevcut. Bir varsayım, Osman
Hamdi'nin geri kalmış Osmanlı toplumunu eleştirerek, kendisini kaplumbağa
terbiyecisi şeklinde tasvir ettiği yönünde [4]. Resimde kaplumbağalar ise geri
kalmış toplumu simgelemektedir. Hatta terbiyecinin bu işi ney çalarak yapması,
Osman Hamdi'nin kendisi gibi, toplumu terbiye etmeyi sanat vasıtasıyla yapmaya
çalışmasını, neyi artık çalmayıp da arkasında tutması ise, bir nevi sükut-u
hayali ve terbiyecinin artık bu işten vazgeçtiğini gösterir. Bir diğer
varsayım ise, daha somut bir yaklaşım üzerinden ilerler. Bu varsayımda,
terbiyeci gene zamanında Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi gibi birçok kurumu
kurmakla görevlendirilmiş Osman Hamdi Bey'in kendisi olmakla beraber,
kaplumbağalar da bir türlü kendisine ayak uyduramayan mesai arkadaşlarını
simgelemektedir. Bu varsayımlar o kadar derine iniyor ki, resimdeki her bir
parçayı tek tek yorumlayarak ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Örneğin neyin
ve kaplumbağaları eğitmenin sabırla ilişkisinden sözedenler veya terbiyecinin
sırtında yer alan nakkarenin bir kaplumbağa kabuğu gibi yerleştirilmiş olması
sebebiyle Osman Hamdi'nin kendini kaplumbağalardan biri, yani eğitmeye
çalıştığı toplumun bir parçası gibi gördüğünü anlatanlar var [5].
Osman
Hamdi'nin ailesinden biri olan Prof. Edhem Eldem ise tabloyu açıklamaya çok
daha basit yaklaşmaktadır ve bizim hikayemizin de aktarmaya çalıştığını
anlatır: Osman Hamdi Bey, babasının kendisine gönderdiği Le Tour du
Monde'deki gravürü, yani Asakusa'da kaplumbağaları ile gösteri yapan Koreli
terbiyeciyi görür ve kendince o günün Osmanlısına yorumlayarak, resmeder
[6].
Tablonun 1906 ve 1907 tarihli iki farklı versiyonu
Birçok ressam ve eseri için
sözkonusu olduğu şekilde Osman Hamdi Bey'in bu tabloyu tam olarak hangi duygu
ve düşünceler ile resmettiğini tabi ki bilemeyiz. Ama Japonya'dan Türk resim
sanatının en tanınmış, önemli eserlerinden birine uzanan bu olası hikaye
oldukça ilgi çekici ve uzakların ne kadar yakın olabileceğine dair etkileyici
bir örnek. İşin daha da enteresan kısmını bize Wendy M.K. Shaw, Osmanlı Resim
Sanatı'nı incelediği kitabında aktarıyor [7]. Osman Hamdi zamanının Osmanlısı
ile Japonyası aslında eskiyle yeni arasındaki bocalamalar ve değişim açısından
benzerlikler taşıyor. İmparator Meiji (1868-1912) ile yeni bir döneme giren
Japonya, köhneleşmiş sistemleri kaldırarak yerine yeni ve güçlü bir düzen
oturtmak yolunda önemli adımlar atarken, Asakusa tapınağı önünde kaplumbağalar
ile gösteri yapan adam, aslında Batılılar için eski ve artık değişmekte olan
Japonya'nın karikatürize bir yansıması. Batı ile olan mücadelesinde Japonya'yı
örnek alan Osmanlı için benzer bir tabloyu düşünmek güç olmasa gerek. Belki de
Osman Hamdi gene Le Tour de Monde'de gördüğü gravürden esinlendi ama amacı
Japonya'da eski köhne sistemi eleştiren bu çizimi alıp Osmanlı'ya uyarlamak ve
bizdeki köhneliği eleştirmekti. Sonuçta zaman değişse de, coğrafyalar
farklılaşsa da terbiye edilmesi gereken kaplumbağalar hep olabiliyor.
Kaynakça
1) Wikipedia Senso-ji Makalesi, https://en.wikipedia.org/wiki/Sens%C5%8D-ji
2) Aime Humbert, "Le
Japon" Makalesi "Le Tour du Monde", Eduard Charton (Ed.),
Librairie Hachette, Paris, 1869, sayfa 385-416.
3) Edhem Eldem, Sadrazam İbrahim
Edhem, http://www.ambafrance-tr.org/Sadrazam-Ibrahim-Edhem.
4) Osman Hamdi Bey'in
Eserleri,http://www.osmanhamdibey.gov.tr/TR-50974/osman-hamdi-beyin-eserleri.html
5) Fikriyat.com, "Aranızda
Kaplumbağa Terbiyecisi gören var
mı?",https://www.fikriyat.com/fikriyat-ozel/2018/09/13/aranizda-kaplumbaga-terbiyecisi-goren-var-mi
6) Leibriz.com "Osman Hamdi
Bey'in Ölümünün 100. Yıldönümünde Prof.Dr. Edhem Eldem ile Söyleşi",
http://lebriz.com/pages/lsd.aspx?articleID=832&lang=TR§ionID=0&bhcp=1
7) Wendy M.K. Shaw, "Ottoman
Painting: Reflections of Western Art from the Ottoman Empire to the Turkish
Republic" I.B. Tauris, New York, 2011, syf. 72, 73.